Bütün aşkları tek gecelik olarak başladı!

Muhteşem Yüzyıl'ın Gülağa'sı sırrını verdi!

06 Mayıs 2012 Pazar, 12:09:58Güncelleme: 12:19:20
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Engin Günaydın Sonra Oku

GÜLENAY BÖREKÇİ
GAZETE HABERTURK- HT PAZAR

Susan Sontag sinemanın gücünden bahsederken “Kamera başkalarının gerçekliğine bir turist gibi bakmamızı sağlar; hemen peşinden de kendi gerçekliğimize” demiş. Yeraltı, bu tarife bire bir uyuyor. Zeki Demirkubuz’un Dostoyevski’den uyarladığı filmi seyrederken önce Muharrem karakterini çözmeye çalışıyoruz, sonra onun hikâyesinde kendi yerimizi bulmaya... Ben öyle yaptım. Ve bir süre sonra şunu fark ettim: Kimsesiz olmakla beraber Muharrem, Yeraltı’nda hiç de yalnız değil. Filmin yaratıcıları ve ben dahil bütün seyircileri oralarda bir yerlerdeyiz. Oyuncu Engin Günaydın’la olağanüstü bir performans sergilediği Yeraltı’nı konuştuk...

Yeraltı, yalnızlığa dair karanlık bir film...
Yalnızlık çok karanlık bir yer çünkü. Hikâyedeki derin yalnızlığa tanıklık ederken seyirci kaçınılmaz olarak kendi içindeki karanlık ve yalnızlıkla karşılaşıyor. Ama bunun yarattığı bir sevinç de yok değil; problemi fark etmenin sevinci... İnsan problemini onunla temas kurabilirse çözebilir ancak. Bu yüzden Yeraltı, yalnızlara iyi geldi.

Muharrem kimse için lüzumlu değil, kendini sevdirememiş. İnsanlarla iletişim kurabilmesinin tek yolu onlar tarafından aşağılanma ihtimali. Atari salonunda adamın biri onu dövsün diye uğraşıyor mesela, onu bile beceremiyor...
Bütün isteği artık o kadar yalnız kalmamak; güzel vakit geçirmek, eğlenmek, gülmek... Olmuyor. Çünkü herkes yapayalnız, kabuğunun içine çekilmiş. Halbuki atari salonundaki adam onu görse, bir de bira ısmarlasa, hikâye aydınlanabilirdi.

Onunla aynı yeraltını paylaştığımızı hissettim...
Seyirci dediğimiz şey kalabalık değil, tek kişidir aslında. Ve işte film bir karakteri seçip onun hayatında derin dalış yaparken seyirciye de kendi dalışını yapma imkânı tanıyor. İzlerken ben Muharrem’e de, kendime de çok üzüldüm. Psikanalize benzer bir şeydi. Kendine bakıp karanlığını görüyorsun. İki yol var: Ya devam edeceksin, ya da problemini çözmek için acilen bir şeyler yapacaksın.

Sizin yeraltınızda neler var?
Halime şükrettim. O kadar öfkeli değilim bir kere. Yalnızlık konusunda yeniyim, acemisiyim. Ayrıca şanslıyım; oyunculuğum ve yazarlığım sayesinde bazı yüklerden kurtulabiliyorum. İnsan zihninde çöp biriktiren bir mahluk, beyin hücreleri arasındaki trafik muazzam. Ve hayata karşı bir küskünlük oluşturduğunda, o yalnızlık adresine dönmen, içindeki öfkeyle kurumaya başlaman an meselesi. O zaman işte televizyonda gördüğüne saydırır, sokakta karşına çıkana saldırır, en çok da kendinle savaşırsın.

Hiç bitmez mi bu harp hali?
40’larımda sakinleşeceğimi sanıyordum; hâlâ sürüyor. Çözüm ruhunla kavgayı kesmen. Kendimle uğraşmanın varoluş nedenim olduğunu çoktan anladım. Hatta bundan zevk alıyorum.

Bu filme hazırlanırken kötü rüyalar görmüşsünüz hep. “Ya yapamazsam” korkusu mu?
Sırf o. Kendimi hep hatalı, kusurlu hatta suçlu bulurum. Sette bir hadise yaşansa “N’aptım da böyle oldu” diye sorarım. Kendi kendime bağırırdım eskiden “Sakın bir daha beni üzme, korkutma” diye. Koca adamım, 40 yaşına geldim, niçin güneşin tadını çıkaracağıma kendimi üzüp korkutuyorum ki! Ama atlatıyorum. Probleminle yüzleşmişsen, yakında geçecek demektir. “Seni tanıdım, kim olduğunu biliyorum” duygusu... Senaryo yazarken kendimle ilgili bu keşiflerden çok yararlanıyorum. Teknik problemleri çözdüm sayılır. Tek ilkem var: Daima gerçeğin yandaşı ve sırdaşı ol, sırtını hep gerçeğe yasla.

Üzülmeye meyillisiniz...
Üzüntüyle ilk kez babamda karşılaşmıştım. Üzgün bir adamdı o. Sonra anladım ki onunki çok daha genel bir üzüntü. Bende ve çevremdeki hemen herkeste vardı aynısı. Bu ülkeye baktığımda, üzüntünün orada da öylece durduğunu fark ettim. “Bu ülkede herkes neden bu kadar üzgün” diye yıllarca düşündüm. Yeni senaryom bununla ilgili.

‘Aşklarım hep tek geceyle başladı'
Niçin Muharrem gibi bazıları aşağılanmaktan zevk alır?
Aşağılanmayı bilhassa isteme haline kadın-erkek ilişkilerinde çok rastlanıyor. İletişimsizlik aşılmaz hale geldiğinde, insanlar birbirleriyle temas kurabilmek için kavga etmeye, birbirini aşağılamaya başlıyor. Zayıf noktalar hatırlanıyor teker teker. Şiddetli kavgalardan sonra tutkulu sevişmeler bekleniyor belki. “Beni sev” demenin bir yolu, ilişkiyi gerçek kılma çabası...

Bu yüzden mi tek gecelik ilişkileri seviyorsunuz?
Bütün aşklarım tek gecelik ilişkilerle başladı. O tek gecelerde inanılmaz bir enerji patlaması oluyor. Kadın muhteşem, atmosfer muhteşem, bütün o muhteşemliğin içinde sen de muhteşemsin. Oysa aranızda bir ilişki başlasa, 10 gün sonra artık gözler parlamayacak, pijamaları çekip film seyredeceksiniz.

Çok açık sözlüsünüz. Belki de bu yüzden, öfkesiyle, korkusuyla, utancıyla, ezikliğiyle sinemada erkeği en hakiki haliyle canlandıran oyunculardansınız. Oysa bizim ülkemizde ve sinemamızda maçoluk kutsaldır...
“Sen erkeksin, güçlüsün” diye yetiştiriliyor erkekler. “Para kazanacağın bir işin, koruyacağın bir ailen, büyüteceğin çocukların olacak. Dışarıda büyük bir savaş var, unutma. Tetikte ol, silahını keskin tut.” Bizi hayata böyle hazırlıyorlar. Oysa ne kılıcım var benim, ne de savaş meydanına sürülecek hızlı bir atım. Hem ava da gidemem. Evlilik işine hiç girmeyeyim, çoluk çocuk bana göre değil. Beceren, halleden, işleri yoluna sokan adam değilim. İki saniyede üç laf sokan, onun bunun ümüğünü sıkan, yoluna çıkana iki tokat aşkeden maço biri sayılmam. Bu problemleri nasıl çözeceğim? Tanıdığım kadarıyla erkeklerin çoğu da çözebilmiş değil. Bazıları maço görünerek dışarıya hava atıyor, hepsi o kadar. O yüzden erkeği güçlü, kudretli, yenilmez anlatmak gerçekçi değil. “İnsandır, zavallıdır” deyip geçmek gerek.

‘Kabilemden mutluyum’
Kamera sizi sadece çok yetenekli değil, güzel de buluyor.
Kamerayla hiç ilgilenmedim, bir sırrım varsa budur. Oyuncunun kamerayla kurduğu ilişkiyi doğru bulmuyorum. Bizi ilgilendiren sahnedeki partnerlerimiz olmalı, ilişki kuracaksak onunla kuracağız. Bu yüzden hiçbir iyi oyuncu kamerayı sevmez. Karşısındaki oyuncuyla yakınlaşmayı tercih eder. İlişki samimi hale geldikçe, siz de güzelleşip tatlılaşırsınız.

Rol arkadaşlarınızı seçer misiniz? Bir kabileniz var mı?
Kabile demeyelim, çadır gibi bir şey. Anlaşabileceğim, yanlarında mutlu olduğum insanlarla vakit geçirmeyi tercih ediyorum. Başarı yüzsüzlerinden, başarı adına her şeyi yapabileceklerden uzak duruyorum. İlker Aksum, Olgun Şimşek, Timuçin Esen, Binnur Kaya... İstanbul’a yalnız çocuklar olarak geldik, yıllarca birbirimize tutunduk. Binnur bir geceliğine gelip 3 sene kalmıştı. Sonrasında da ayrılmadık. Arkadaşlık adına büyük sınavlar atlatıp hepsinden temiz çıktık. Hepimiz birbirimize borçluyuz, ne yapsak hakkımızı ödeyemeyiz.

Muhteşem Yüzyıl’da güvenmeyen adamı oynuyorum

Muhteşem Yüzyıl’da görkemli, tutkulu aşklar hep padişahların, şehzadelerin hakkı. Gül Ağa gibi küçük adamların payınada kırık hikâyeler düşüyor.
Karakterleri “Yerinde olsaydım ne yapardım” diye düşünerek yaratıyorum. Dolayısıyla Gül Ağa, biraz da benim. Osmanlı devrinde yaşasam nasıl bir hayatım olurdu? Kime yakın durur, kiminle savaşırdım? İnsanlara güvenir miydim? Ben, güvenmezi oynuyorum. Âşık olduğum bir kadın var, ona bile güvenmiyorum . Orası saray çünkü. Entrikası bol. Her an herkes öldürülebilir.

Yalan Dünya’da oynayacak mısınız?
Geçmişte çok sitcom’da rol aldım, ama artık oraya dönmek, sitcom içinde hareket etmek istemiyorum. Şimdilik planlarımda Yalan Dünya yok.

‘Zeki alkolü pek bilmez’
Zeki Demirkubuz’un “Türkiye’nin başarı ahlakını sorguladım” dediği meyhane sahnesi şahaney di. “Çok uzun ve kalabalık bir sahneyd i, o yüzden de büyük dertti” diye anlatıyo r Engin Günayd ın. “Prova ederek çektiğim iz tek sahne de o oldu zaten. Çekime endişey le başladık , ama şaşırtıcı bir hızla bitti, 2 saatte. O gece Zeki bile bizimle partiye çıktı, içti. Normald e içkiyi bilmez o.” Eh, bunun üzerine merak etmek, “Hiç mi bilmez” diye sormak hakkım. “Filmin başında ki bar sahnesin de ayık kafayla oynama k istemed iğim için sete adamak ıllı içip gittim. Devamın da başka sahne olmadığ ından, rahattım . Uzun bir sahneyd i; Muharre m bir sürü bara girip çıkıyor, abuk sabuk danslar ediyor... Bittiğind e Zeki dönüp ‘Engin, bu gece içebilirsi n, benden sana izin’ dedi. O gün anladım onun alkolü tanımad ığını, arasının iyi olmadığ ını.” Zeki

Diğer Haberler
Aç / Kapat